The Odyssey ve Psikoterapi: Zihnimden Geçenler
- Zeynep Sarıkaya
- 2 days ago
- 3 min read

Christopher Nolan’ın yaklaşık bir yıldır merakla beklediğim ve tamamını IMAX kameralarla çektiği yeni başyapıtı The Odyssey, nihayet Cuma günü vizyona girdi. Memento, Inception, Interstellar, Oppenheimer ve daha nice kült yapıtıyla bizleri sinemanın büyüleyici dünyasına bağımlı hale getiren Nolan, bir kez daha sinema tarihine geçecek bir işe imza atmış.
Kendi adıma, son dönemde izlediğim en iyi yapım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Film bittiğinde ve kapanış jeneriği akmaya başladığında, perdenin baş döndürücü etkisiyle bir süre yerimden kalkamadım; içimi hem sarsıcı bir hayranlık hem de müthiş bir ilham doldurmuştu.
Ancak filmi izlerken şahsen en çok etkilendiğim ve zihnimi en çok kurcalayan sekans; filmin ikinci yarısında, Odisseus’un (Matt Damon) eve dönmek üzere salıyla hırçın denizlere açılmasından hemen önce Kalipso (Charlize Theron) ile yaşadığı diyalog oldu. Kalipso, belki de ilk defa, Odisseus’a kendisini denizin dalgalarına ve fırtınaya tamamen bırakmasını, akışa teslim olmasını söyler. Zira kahramanın evine geri dönebilmesinin tek yolu budur. Bu hakikati ona şu vurucu kelimelerle aktarır:
“Kaderini kontrol etmesi gereken bir adamsın.
Ancak bunu kontrol edemezsin.
Kendini fırtınaya, Poseidon'a teslim etmelisin.
Ve cezayı kabul etmelisin.
Zeus senin ölmeni istemiyor.
Mücadeleyi bırak.
Bırak ve yaşa, Odisseus.”
Odisseus kendini denizin hırçın dalgalarına bütünüyle teslim ettiği o anda tüm geçmişiyle yüzleşir ve nihayet kendisini evinin, İthaka adasının, kıyılarında bulur.
Bu replik ve sahne, bana göre sinematik açıdan üç temel temayı ön plana çıkarıyor:
Zaman ve Doğa Karşısında İnsanın Küçüklüğü: Nolan filmlerinde insan iradesi her zaman devasa yapılarla veya bükülmez fizik kurallarıyla savaşır. Burada da Kalipso, Odisseus’a o güne kadar sığındığı askeri dehasının, stratejik planlarının ve kıvrak kurnazlığının (Truva Atı gibi taktiklerin) bu uçsuz bucaksız okyanusta hiçbir hükmünün olmadığını hatırlatır.
Kontrol İllüzyonunun Yıkılışı: Odisseus evine dönmek amacıyla fiziksel bir sal inşa eder ve onu kendi gücüyle kontrol etmeye çalışır. Ancak Kalipso’nun uyarısı; bu varoluşsal yolculuğun ancak kahramanın kendi egosunu ve kontrol etme saplantısını o hırçın dalgalara bütünüyle teslim ettiğinde tamamlanabileceğini fısıldamaktadır.
Nolan Vari Bir “Kabulleniş”: Film boyunca doğa elementlerinin ve tanrıların mutlak gücü karşısında sınırlarını sonuna kadar zorlayan bir adam izleriz. Kalipso'nun bu repliği, kahramanın tamamen çıplak ve çaresiz kalacağı, yalnızca akışa güvenerek hayatta kalabileceği o büyük ruhsal dönüşümün ilk kıvılcımını çakar.
Nolan’ın görkemli sinematografisiyle birleştiğinde bu sahne ve Kalipso’nun "teslimiyet" çağrısı şüphesiz çok güçlü bir metafora dönüşüyor; fakat bir klinik psikolog olarak beni en çok heyecanlandıran şey, bu sekansın psikoterapi süreciyle kurduğu o muazzam paralellik oldu.
Aslında yukarıda saydığım üç tema, bir danışanın terapi koltuğuna oturduğu ilk andan, o odadan "dönüşmüş" olarak çıktığı ana kadar geçen ruhsal yolculuğun birebir psikoterapötik karşılığıdır:
1. Kontrol İllüzyonu ve Semptom
Birçok insan terapiye tam olarak Odisseus’un sala tutunduğu gibi gelir: Kendi inşa ettikleri katı zihinsel savunmalarla hayatı, duyguları ve çevrelerindeki insanları kontrol edebileceklerine inanırlar. Terapi odasında birer "semptom" olarak karşımıza çıkan kaygılar, takıntılar, vb. aslında zihnin o hırçın denize karşı kendi kendine inşa ettiği savunma sallarıdır. Danışan içten içe şuna inanır: "Eğer yeterince düşünürsem, her şeyi planlarsam ve salı doğru yöne kırarsam bu dalgalar beni yutamaz." Tıpkı zekasıyla övünen ve Truva'yı stratejisiyle yıkan Odisseus'un aynı taktiği denizde de kullanmaya çalışması gibi... Terapi sürecinin başı tam olarak böyledir; danışan terapiste gelir ve "Bana bu salı nasıl daha iyi kontrol edeceğimi öğret, dalgaları nasıl durduracağımı söyle" der. Oysa dalgalar (hayatın gerçekleri, ölüm, zaman ve kaçınılmaz kayıplar) durdurulamaz.
2. İnsan Olmaya Dair Küçüklüğü ve Kırılganlığı Kabul Etmek
Nolan’ın filmlerindeki o devasa IMAX kadrajlarında iliklerimize kadar hissettiğimiz "evrendeki küçüklüğümüz", terapi sürecinin ilerleyen aşamalarında danışanın kendi insanlığıyla yüzleşmesine benzer. Bu evre, danışanın bir insan olarak hayattaki her şeyi kontrol edemeyeceğini, her şeye muktedir olmadığını, geçmişi değiştiremeyeceğini, başkalarının duygularını yönetemeyeceğini ve en önemlisi kendi kırılganlığını anlamaya başladığı süreçtir. Terapide bu aşama son derece sancılıdır; salın parçalanmaya başladığı, eski savunma mekanizmalarının çöktüğü andır. İnsanın kendi acısı, bastırdığı duyguları ve hayatın yalın gerçekleri karşısında ne kadar çıplak olduğunu görmesi gerekir. Tıpkı Odisseus'un en sonunda salından ayrılıp denizde tek başına kalması gibi, danışan da zihinsel labirentlerinden çıkıp kendi çıplak gerçekliğiyle baş başa kalır.
3. Radikal Kabulleniş
Bu aşamada teslim olmak; savaşı kaybetmek, pes etmek ya da boyun eğmek anlamına gelmez. Aksine var olan gerçeği (dalgaları) olduğu gibi kabul edip, onunla beyhude bir savaşa girmeyi bırakarak tüm enerjiyi hayatta kalmaya ve yön bulmaya odaklamaktır. Bu da insanın kendi deneyimlerine anlam vermesinden ve kendisini her yönüyle kucaklayabilmesinden geçer.
Birey Merkezli Terapinin kurucusu Carl Rogers’ın o meşhur sözünde belirttiği gibi:"İlginç bir paradokstur ki, kendimi tam olarak olduğum gibi kabul ettiğimde değişebilirim."
Danışan dalgalarla savaşmayı, yani semptomla boğuşmayı bıraktığında denizin kaldırma kuvvetini fark eder. Zihin akıntıya karşı kürek çekmekten yorulmayı bıraktığı an, o dalgalar danışanı batırmak yerine (tıpkı Odisseus’u evine, İthaka’ya taşıdığı gibi) iyileşmeye, yani kişinin kendi içsel "İthaka"sına taşır.
Nihayetinde psikoterapi de kişiye yeni ve daha sağlam bir sal inşa etmeyi öğretmez; ona salı paramparça olduğunda bile o hırçın yaşam denizinde yüzebilmeyi, dalganın altından geçip üstüne çıkabilmeyi ve o devasa hayat okyanusunun akışına güvenebilmeyi öğretir.
Comments